Gümülcine, 5 Haziran 2026.
Zorbanın Egemenliği Mi, Hukukun Üstünlüğü Mü?
Pervin Hayrullah
Modern demokrasilerde devletlerin meşruiyeti, hukukun üstünlüğü ilkesini öncelemesine, bu ilkeye bağlılığına göre derecelendirilebilir. Buna karşıt olarak, devlet gücünün hukuki normların önüne geçtiği durumlarda “güçlünün hukuku” olarak tanımlanabilecek bir yönetim anlayışı ortaya çıkar.
Batı Trakya Türk Azınlığı açısından hukukun üstünlüğü ve güç temelli yönetim anlayışı ya da zorbalığın egemenliğini değerlendirmek gerekirse, son dönemde yaşananlar tam da bunu örneklemektedir. Hukukun üstünlüğü mü, zorbalığın egemenliği mi? Hukukun üstünlüğü, devlet otoritesinin hukukla sınırlandırılmasını ve tüm bireylerin hukuk önünde eşit olmasını ifade eden demokratik bir kavramdır. Güçlünün hukuku ya da zorbanın egemenliği ise siyasi iktidarın veya çoğunluğun çıkarlarının hukuki normların üstünde tutulması durumudur.
Yunanistan’da hukukun üstünlüğü uzun süredir sorgulanmaktadır.
Aslında bu konuyu birkaç yıl önce Başbakan Mitsotakis muhalefet lideri iken bizzat kendisi sorgulamıştı. Halkın aklına böyle bir sorunun takılması ve son zamanlarda yaşanan skandallar da bugün hala sıcak bir şekilde konunun tartışılmasına yol açmaktadır.
Türk Azınlık konusuna gelince, hukukun üstünlüğünden ziyade güçlünün zorbalığı uzun yıllardır deneyimlenmektedir. Son örnekler oldukça fazla, fakat bir örnek vermek gerekirse, İskeçe Çınar Camii olayı verilebilir.
Ne olmuştu Çınar Camiinde? Devletin ikili ve uluslararası anlaşmalar hilafına tayin ettiği din görevlileri, halkın iradesine saygı göstermeyerek sarık ve cübbeleriyle camiye gitmişler, uyarıları dikkate almayınca halkın tepkisiyle karşılaşmışlardır. Türk Azınlığın mağdur olduğu hiçbir durumda işlemeyen hukuk kuralları da hemen devreye girmiş, 11 Ekim 2024 tarihinde yaşanan bu olayı mahkemeye taşımıştır. Dava önce 27 Mart 2026 gününe planlanmış, fakat 5 Haziran 2026 tarihine ertelenmiştir. Bugün ikinci defa ertelenmiş ve 18 Haziran 2026 tarihine bırakılmıştır.
Peki bu durum neden hukukun üstünlüğü ilkesine aykırıdır?
Çünkü:
Batı Trakya Türk Azınlığının hukuki statüsü, hukuki temeli 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’na dayanmaktadır. Antlaşmanın azınlıkların korunmasına ilişkin hükümleri, Batı Trakya Türk Azınlığının dini, kültürel ve eğitim haklarını güvence altına almıştır.
Lozan sistemi çerçevesinde Türk Azınlık; kendi eğitim kurumlarını kurma ve yönetme, dini liderlerini seçme, vakıflarını yönetme ve kültürel kimliğini koruma haklarına sahiptir. Ancak uygulamada Yunan devleti bu hakların tümünü gasp etmiş durumdadır.
Hukukun üstünlüğü ilkesi, devletlerin yalnızca kendi iç hukuklarında değil, aynı zamanda taraf oldukları uluslararası sözleşmelere de bağlı kalmalarını gerektirir. Lozan Barış Anlaşması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve daha pek çok insan hakları belgesi bu konuda Türk Azınlığın haklılığını tescil etmektedir.
Yunanistan devleti hukukun üstünlüğü yerine güçlünün hukuku uygulamasını benimseyen bir görüntü vermektedir.
Tabiki devletlerin zaman zaman ulusal güvenlik, kamu düzeni veya egemenlik gerekçesiyle azınlık haklarını sınırlayan uygulamaları görülmektedir. Tam bu noktada ortaya çıkan soru: bu durum hukuki gereklilik midir, siyasi tercih midir?
Batı Trakya Türk Azınlığı, bu uygulamaların hukukun üstünlüğünden ziyade devlet! gücünün öncelendirildiği uygulamalar olduğunu kavrayacak yetkinlikledir. Dolayısıyla bu “dava”, sıradan bir kamu davası olmaktan ziyade güçlünün hukukunun sahneye konduğu, kaç perde olduğu henüz bilinmeyen bir oyun! niteliği taşımaktadır.
Bir daha sormak gerekirse: Hukukun üstünlüğü mü, zorbanın egemenliği mi? Herkes tercihlerinden sorumludur ve tarih notlarını almaktadır.
